Mother!: Burada görülecek bir şey yok, devam edelim…

Darren Aronofsky’nin yönettiği, “Yılın en tartışmalı filmi” olarak görülen ve izleyicilerini keskin bir bıçakla ikiye bölen Mother! için işin ortası yok. Bu filmi ya seversiniz, ya da sevmezsiniz.

Filmi izledikten sonra alt metninde gördüklerimi -ki film zaten koca bir alt metinden ibaret- feminist bir perspektiften değerlendirerek, filmin bir okumasını yapmayı düşündüm. Ama yazacağım yazı hakkında düşünürken kendimi “Ne gerek var ki?” sorusunu sorarken buldum. Zira film patriyarkaya ya da eril egemen dünyaya bir eleştiri getirmediği gibi, bu olgulara yeni bir pencereden bakma imkanı da sunmuyor. Jennifer Lawrence ve Javier Bardem’in eş sunucuları olduğu bir ana haber bültenini izliyor gibi oluyorsunuz.

Kısacası erkek egemen sistem açısından, Mother! aynı tas, aynı hamam.

Canım bak şimdi ben Doğa Ana’yım, al sana her şeyimi veriyorum, tamam?

Yazının devamı filmi izlememiş olanlar için can sıkıcı ayrıntılar içerebilir.

İzleyicisi için ilk yarıda pek kopuk ve hangi bağlama oturtulacağına karar verilememiş gibi görülen Mother!, ikinci yarısında üzerindeki sır paltosunu çıkarıyor ve kendini bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Jennifer Lawrence ve Javier Bardem’in baş rollerinde oynadığı münzevi bir yaşam süren evli bir çifti izlediğimiz film bir anda Lawrence’ın istismar edilen doğanın “kadın” bedeninde anlatım bulmuş haline dönüşüyor. Bardem büyük yaratıcıyı, evin direğini; aklınıza gelebilecek her eril klişeyi, yani Tanrı’yı oynuyor. Eve ilk gelen davetsiz misafirler birer Havva ve Adem alegorisine dönüşüyor. Daha sonra evi işgal eden okuyucu güruhu bugün dünyayı dolduran insanların bir gösterimi haline geliyor. Film kendini günümüz dünyasına yüzeysel bir eleştiri olarak okutmaya başlıyor.

Yüzeysel, çünkü bir eleştirinin eleştiri olabilmesi için eleştirdiği durumu aktarmaktan fazlasını yapması gerekir. Aronofsky bugün insan türü olarak içinde yaşadığımız dünyaya yaptıklarımızı, (Bardem’in okuyucularının içinde bulundukları evi sevmelerine rağmen ona ne kadar zarar verdiklerini, sürekli ondan bir şeyler alıp götürmeye çalıştıkları sahneleri hatırlayın), ırk ve sınıf eşitsizliğinin körüklediği göç problemi gibi küresel sorunları, tüm dünyada giderek kendine daha fazla ses bulan aşırı sağcı görüşleri anlatımına dahil etmeye çalışıyor. Ama bunu yaparken parmağıyla göstermekten öteye gidemiyor, ya da bilinçli olarak gitmiyor. Bunların hangisi daha kötü, söylemek güç.

Günümüz dünyasında yalnızca gözlemlemek artık yetersiz. Dolayısıyla neredeyse “popüler”leşen kadın ve insan hakları savunuculuğu, eril egemenlik, ırk ayrımcılığı gibi kavramları ağır bir sembolizmin altında ezilmiş bir “Bakın, işte oradalar” edasıyla aktarmak, amacınız izleyiciye bir şey anlatmaksa, yetmiyor.

Filmde, insan türünün zamanının başlangıcından beri anlatılan en eski eril egemenlik öyküsünü, Yaradılış mitolojisini sinemada kaliteli bir prodüksiyonla izleme şansı bulmuş gibi hissediyorsunuz. Filmde bu mitolojiye devasa göndermeler bulmak mümkün: Yaratıcının ilhamı eve misafir olarak geldiğinde ilk başta evli olduğunu asla anlayamayacağınız bir adam gibi görünür, ne zaman ki “hastalanır” ve kaburgasında bir yara belirir, ertesi gün hafif meşrep bir Havva çıkagelir. Filmde Havva’nın neden bu şekilde aktarıldığını da söyleyebilmek gerçekten zor.

Aronofsky’nin Mother!’ı, sinemayı bir deneyim olarak gören ve bir filmi izledikten sonra eline geçirdiği her kaynakta filmden çıkardığı anlamların peşine düşen aç izleyici için dolu dolu bir serüven. Neredeyse her sahnesinde günümüz dünyasına bir gönderme bulmak, bağlantıları kurmak mümkün. İşin can sıkıcı tarafı ise bu bağlantıları kurduktan sonra elinizde koca bir: “Eee, şimdi ne oldu yani?” sorusuyla baş başa kalmanız.


Farazi Dergi’de üretilen yazılı veya görsel içerikler, kaynak gösterildiği müddetçe çoğaltılabilir, yayınlanabilir.

Yorumlar

yorum

Gizem N. Oktay hakkında 1 makale
1992 doğumlu. Lisans eğitimini Beslenme ve Diyetetik üzerine alırken kırmızı et ve patriyarka arasındaki ilişki üzerine tez yazması sebebiyle kadın hakları, cinsiyet eşitliği ve feminizm gibi alanlara ilgi duymaya başladı. Şu anda feminizm, seks ve beden olumlama içerikli tişörtler ürettiği Peachy Works isimli giyim markasının ve mühendis bir arkadaşı ile birlikte geliştirdikleri Genda Games isimli, küçük çocuklar arasında cinsiyet stereotiplerini yıkma amacıyla kurdukları bir oyun şirketinin kurucusu. İstanbul'da yaşıyor.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*