Kızım, Bilbo Baggins’in kadın olduğunu söylüyor

Çeviri: Burçin İçdem

Kızım Bilbo Baggins’in kadın olduğu konusunda ısrarcı, ben de klasikleri kendi zamanımız için güncellerken onun gönüllü işbirlikçisiyim.

Aşağı yukarı altı yıl önce anne olduğumda yapacağımdan emin olduğum şeylerden biri, kızıma kitap okumaktı. Ben tek çocuktum ve şimdi de tek çocuk yetiştiriyordum. Kızımın da benim gibi hikâyelerin bolca macera ve ilham sağlayan, vefalı ve sadık yoldaşlar olduğunu öğrenmesini istiyordum.

Böylece küçükken bana okudukları gibi ben de kızıma seçici ama dürüst bir şekilde okudum. Kızım büyüdükçe, neredeyse okuldaki arkadaşları hakkında ne kadar konuşuyorsak Kurbağa ve Murbağa’nın, Geveze Kız’ın serüvenlerinden de o kadar söz eder olduk. Kendi adındaki harfleri yazmaya başlar başlamaz da kendi kütüphane kartına sahip oldu ve koleksiyonuna kendi seçimlerini eklemeye başladı. Geçen yıl J. R. R. Tolkien’in Hobbit‘ini birlikte okumaya başladığımız zaman kızım ilk iki bölümü sabırlı bir şekilde dinledi. Sonra da sakince bana dönerek Bilbo Baggins’in kadın olduğunu söyledi.

Ben de ona, kız olsa güzel olabilirdi ama Bilbo kesinlikle erkek, dedim.

Hayır, dedi. Bilbo kadın.

Bense tereddüt ettim. Bildiğim hikâyeyi onunla paylaşmak istiyordum ve Bilbo’yu hep erkek olarak bilmiştim. Ama görünüşe göre kızım tam tersini düşünmüştü. Çok üstelemeden “he” yerine “she”, “his” yerine “her” [İngilizcede “he” ve “his” eril üçüncü tekil şahıs, “she” ve “her” dişil üçüncü tekil şahıs için kullanılır] demeyi kabul ettim ve enfes bir kadın kahraman olan Kadın Bilbo ile tanıştım. Alçak gönüllü, becerikli, nükteci ve cesurdu bu Bilbo. Öyle pek bir şey yapmamak üzere iliştirilmiş Güçlü Dişi Karakterlerden değil, her macerası ve becerisiyle gerçek bir kadın kahramandı. Kızım Kadın Bilbo’nun heyecan verici olduğunu düşünüyordu. Bana göre ise kesinlikle hayat vericiydi.

Bu deneyim ile ilgili olarak geçen yıl Last Word On Nothing internet sitesi için edebiyatta cinsiyet değiş tokuşu konusunda bir yazı yazdığımda Kadın Bilbo’ya verilen genel tepki şaşırtıcıydı. Kızım, yorum yapan birinin ifadesiyle “İnternet’teki Tolkien sever erkekleri, Mithril dolgulu dizlikleri üzerine çöktürmüştü.” Gelen yorum ve e-postalardan gördüğüm kadarıyla kadın Bilbo ve ima ettikleri, bilim-kurgu çevrelerinde, ebeveynlik gruplarında, Head Start sınıflarında [1] ve İsveçli rol yapma oyunu [role-playing games] tutkunları arasında uzun uzadıya tartışıldı.

Kızımın fikri bu okurların çoğunu heyecanlandırmış olsa da pek küçük olmayan bir azınlığa göre benim yaptığım, sapkın fikirlere yüz vermekti. Klasiklere bulaşma, diyorlardı. Eğer daha fazla kadın karakteri olan hikâyeler istiyorsan otur da kendin yaz, diye önerilerde bulunuyorlardı. Ama kadın Bilbo’yu yaratan kızım değildi, ben de değildim. Kadın Bilbo’nun derin kökleri var ve kolay kolay kaybolmayacak.

Kitapların kusurlu olduğunu anladığım anı hatırlıyorum. Ergenlik döneminde, 14 ya da 15 yaşlarımdaydım ve bir araştırma yazısı için okul kütüphanesinde kitap arıyordum. İngilizce öğretmenim elinde sert kapaklı bir kitapla yanıma geldi. Kitabı bana doğru uzatırken “Çok iyi bir kitap değil ama içinde bazı yararlı bilgiler var,” dedi.

Ona bakakaldım. Bir kitabın iyi olmama ihtimali var mıydı? Çocukluğumdan beri kitaplarla kendimden geçmiştim ve kitapların kusurları olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Bazı hikâyeleri diğerlerinden daha fazla sevdiğimi biliyordum ama bu sadece kişisel zevkimdi. Kitapların nasıl yazıldığı ve yayımlandığına dair belli belirsiz bir fikrim vardı sadece ve bu süreçte emeği geçen herkesin ve her şeyin Gandalf kadar bilge olduğunu düşünüyordum. Kitapların kapakları arasında dizilmiş sözcükler, bana kalırsa, kusursuzdu.

Yıllar sonra hâlâ kurgu olsun ya da olmasın her tür kitabın yazılmasında sarf edilen büyük emeğe çok saygı duyuyorum. Kendim de bir yazar olarak, kitapların yazarlara ekmek parası kazandıran, satılabilir derli toplu paketler olarak önemini anlıyorum.

Kitapların hatalı olabileceğini de biliyorum. Yayıncılık sektöründeki insanların iyi kitapları seven ama kârı kötü kitaplardan sağlayan insanlar olduğunu görüyorum. Ve çoğu yazar gibi, hayatımız boyunca baş ucumuzda duran, farklı yaşlardan ve farklı nesillerden insanların tekrar tekrar okuduğu en iyi kitapların bile, ne kadar ağır kapakları olursa olsun mutlak nesneler olmadığını biliyorum. “Her roman öncekilerin devamıdır; etkilenmek mutluluktur,” diye yazmış Michael Chabon Maps and Legends (Haritalar ve Efsaneler, 2008) adlı deneme kitabında. İmgelemi ne kadar taze olursa olsun her yazar, kendisinden önce gelenlerin çalışmalarından esin ve fikir alır.

Benzer şekilde, kurgu ya da değil her öykü, yerini bir sonraki yazar, bir sonraki çağ, bir sonraki hayal etme veya anlama atılımına bırakır. İngiliz roman yazarı Jeanette Winterson da Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın (2011) adlı anı kitabında “Bir öykü anlatırken kontrollü olsak da bu kontrol bir boşluk, bir açık bırakacak şekildedir,” diye yazmış. “O öykü, yorumlardan biridir ama nihai yorum değildir. Belki de suskunlukların başka biri tarafından duyulacağını ve öykünün devam edebileceğini, yeniden anlatılabileceğini umarız.”

En azından kamp ateşi yaktığımızdan beri, hikâyeler anlatıp duruyoruz. Bin yıllar boyunca hikâye anlatıcılığında yazmanın yeri yoktu, hatta bazen yazmak, hikâye anlatıcılığı için tehdit olarak görülürdü. Platon yazmanın, akılda tutma ihtiyacını ortadan kaldıracağından ve dolayısıyla “öğrenen ruhlarda unutkanlığa neden olacağından” endişeleniyordu.

1400’lerin ortalarında Alman mucit Johannes Gutenberg, üzüm cenderesinin işleyen kısmına metal hurufat yerleştirince Avrupa’ya matbaayı getirmekle kalmadı, yazılı sözü de demokratikleştirdi. Hikâyeyi biliyorsunuz: Matbaa makinesi sayesinde okuryazarlık arttı, Latince kurudu ve kıtanın genelinde orta sınıf ortaya çıkarak yükselişe geçti.

Güney Danimarka Üniversitesi akademisyenleri Thomas Pettitt ve Lars Ole Sauerberg, yakın geçmişte, matbaa makinesinin daha az göz önünde olan, başka bir etkisinin daha olduğunu ileri sürdüler. Eski hiyerarşileri dağıtırken basılı kitaplara ve yazarlarına yeni ve kapsamlı bir yetke sağladı.

Elbette Gutenberg’den çok önce de birçok kültürde yazılı metinler vardı. Ancak matbaa makinesinden önce Avrupa’da, diyor Pettitt, hikâye anlatıcıları genelde hikâyelerini sahnelerlerdi. Halk şarkıcıları gibi, mevcut malzemeden yararlanarak istedikleri gibi yeniden şekillendirirlerdi. Kitaplar daha yaygın bir şekilde ulaşılabilir hale geldikçe metinler standart, sabit ve az çok özgün bilgi birimleri olarak değer kazandı. İnsanlığın uzun süredir dalga şeklinde varlık gösteren hikâyelerinin artık parçacık formu da vardı.

Bu geçiş döneminin ortalarında yazan William Shakespeare’in eksi hikâyeleri popüler oyunlara dönüştürmesi hem hayranlıkla karşılandı hem de yerildi. Çağdaşı Robert Greene “Bizim tüylerimizle güzelleşen bir yeni yetme” demişti Shakespeare için. Greene bir bakıma tartışmayı kazandı ve sonraki yüzyıllarda kitaplar ve kitapların yaratıcıları, değişmez ve tamamlanmış simgeler oldular.

Yine de hikâyelerle uğraşmaktan vazgeçmedik. 1600’lü yıllarda takma adla yazan bir yazar, Don Kişot’un devamını yazınca kitabın yazarı Miguel Cervantes o kadar öfkelendi ki kendi de oturup bir devam kitabı yazdı. William Thackeray Rebecca and Rowena (Rebecca ve Rowena, 1850) adlı aşk romanını, Sir Walter Scott’un geleneksel Robin Hood masallarından yola çıkarak bugün bildiğimiz Robin Hood karakterini ortaya çıkardığı Ivanhoe (1820) romanının parodisi olarak yazdı. Bir sürü kişi Charles Dickens parodileri yazdı; tiyatro yönetmenleri Shakespeare oyunlarını sahneye koyarken hikâyenin geçtiği zaman olarak düşünülebilecek her dönemi kullanmaya devam ediyorlar. Ve bunlar sadece sevilen kurgusal ve gerçek hayat öykülerinin en aleni yeniden uydurulmuş hâlleri: Brontë çocukları ünlü birer yazar olmadan önce, çeşitli kurgusal krallıkların yanı sıra, Wellington Dükü ile ilgili uydurma hikâyeler içeren bir fanzin çıkarmışlardı. Bu fanzinin bir nüshasını muhafaza edebildik ama başka evlerden çıkan sayısız parlak eser tarihte kayboldu.

Brontë’ler bugün yaşamış olsalardı fanzinleri aile evlerinin çok uzağına kadar ulaşabilirdi. Öykülerini İnternet’te paylaşabilirler, hayranların yazdığı milyonlarca öykü, video ve sanat eseri arasına katarlardı. Çağdaş hayran kurgularında bilinen karakterler farklı zamanlarda, farklı hikâyelerde, farklı ilişkilerde, farklı cinsiyetlerde ve hatta farklı türlerde özgürleştiriliyor. Harry Potter’ı kurt adam olarak düşler misiniz? Ya Sherlock Holmes’u TARDIS’te? Yanıtınız evetse alın size bir hayran kurgusu, hatta binlercesi. Ve hayran kurgusu yazarları TV dizilerini, filmleri, çizgi romanları ve ünlülerin özel hayatlarını bile hayallerinde yeni bir şekilde canlandırırken kitaplar yine de en popüler ve kalıcı esin kaynakları arasında olmaya devam ediyor. Bunun nedeni belki de kitaplarda görsel boyutun okurlara bırakılmasıdır, zira kabul edilmiş görüntüler olmadığında [eser için görüntüler] uydurmak daha çekici ve daha tatmin edici olur.

Hayran kurguları, ergenlik dönemi eğlencesi gibi görünebilir -bazen de öyledir elbette- ama kurgu sahibi için eğlenceden çok daha fazlasıdır. Büyük bir çevrimiçi hayran kurguları arşivi olan ABD’li destekçi grubu Transformatif Eserler Derneği (OTW) 2013 yılı Ekim ayında ABD Patent Ofisine telif haklı eserlerin ticari amaçlar dışında kullanılması için uzun bir savunma metni sundu. Hukuki savları arasında hayran kurgusu yazarlarından epey etkili beyanlar da vardı; örneğin: “Tüm ana karakterlerin beyaz olduğu bir film izledikten sonra ‘Ben olsam daha farklı yapardım, işte şöyle’ diye düşünen siyahiler için hayran kurgusu, destekleyici ve yaratıcı bir ortam oluyor. Hayran kurgusu, tüm kahramanların erkek olduğu bir çizgi roman okuyup da kendini Kaptan Amerika olarak hayal eden kadınlar için.”

Stephanie Meyer’ın Alacakaranlık (2005-08) adlı vampir serisindeki karakterlerden yola çıkılarak yazılan, E. L. James’in çok satan erotik romanı Grinin Elli Tonu (2011) yayımlandıktan sonra hayran kurgusu kötü bir şöhret kazandı ve hayran kurguları, hâlâ genelde yaratıcı bir ahlaksızlık içermesiyle biliniyor. Ama cinsel içerikli hikâyelerin üretilmesi ve ilgi görmesinde de daha büyük bir amaç olabilir, özellikle de kendi cinselliklerinin kitlesel medyada temsil edilmediğini gören hayranlar için. OTW’nin ABD Patent Ofisine sunduğu yazıda bir hayranın ifadesi şöyle: “Hayran eserleri, queer cinselliğimi kabul etmemde hayati bir öneme sahipti ve hâlâ da öyle. Eğer bu eserler ulaşılamaz hale getirilseydi queer gençler, bugün de genelde düşman olan bir dünyada destek kaynaklarını kaybederlerdi.”

Hayran kurgusu aynı zamanda kalitesinin çokça değişmesiyle de biliniyor. Ne ki yazarların çoğu yazmayı taklit ederek öğrenmiştir ve hepimiz ancak alıştırma yaparak daha iyi oluruz. Hayran kurgusu yazanlar, ilk taslaklarını yayımlayacak kadar cesurlar -ya da gözü kara- sadece ve diğer hayranların eleştirileriyle öğreniyorlar. Ayrıca hayran kurgusu, illaki amatör bir uğraş değil. Tom Stoppard’ın Rosencrantz ve Guildenstern Öldü (1966) oyununu veya John Gardner’ın Grendel (1971)’i, Jean Rhys’ın Geniş Geniş Bir Deniz (1966)’i, Geraldine Brooks’un March (2005)’ı ya da Jane Smiley’in Bin Dönüm (1991)’ü gibi romanları düşünün. Her biri, klasik bir hikâyeyi, üzerinde yeterince düşünülmemiş karakter veya karakterlerin gözünden anlatırken bağımsız bir şekilde ortaya çıkan ve kaynağına yepyeni ışık tutan yeni bir hikâye yaratıyor (Kral Lear’ı Iowa’da bir çiftliğe taşıyan Bin Dönüm, büyük kız kardeşleri kötülük yapmaya iten bir neden verir sonunda).

Konunun uzmanı Sauerberg ve Pettitt, Marshall McLuhan’ın Gutenberg Galaksisi (1962) adlı kitabındaki kavramlardan yola çıkarak dijital çağla “Gutenberg Parantezi”nin kapandığını ileri sürüyorlar. Dijital çağda, diyorlar, kitapların otoriter gücü azaldı ve yazdıklarımız, matbaa makinesinden önceki “sözlü [geleneğin] akıcılığı”nı kazandı biraz.

Gutenberg Parantezi, ikna edici bir düşünce olsa da teknolojinin yaptığı, acaba sadece hiç kaybetmediğimiz bir alışkanlığın ortaya çıkmasını sağlayıp teşvik etmek mi diye merak ediyorum. Kamp ateşlerinin etrafında ya da çocuklarımızın yatağına oturup hikâyeleri yeni baştan yazmışızdır hep. Baskı çağında da en sevdiğimiz romanlar son sayfalarından sonra devam etseydi neler olabilirdi diye hayalimizde canlandırıp durduk. Bugün farklı olan ise bu yeniden yazılan ve hayal edilenlerin çoğunun İnternet’te olması ve gözler önünde çoğalması. Yazarlar ile okurları arasındaki ilişki uzun süre, bir okurun tek seferde bir yazar ile koltuğunda baş başa kaldığı saatlerden ibaretti. Şimdiyse o ilişki gürültülü, kaotik ve çok aleni bir ağa dönüştü.

“Değerli eserlerin tümü yazarın amaçlamadığı yorumlara açık halde” diyor Amerikan TV dizisi Buffy the Vampire Slayer‘ın yaratıcısı ve Marvel’in Yenilmezler gibi çizgi roman karakterlerine tekrar hayat verilmesinde yaratıcı beyinlerden biri olan Joss Whedon, Reddit sitesindeki 2012 tarihli bir röportajında. “Sanat sizin evcil hayvanınız değildir, çocuğunuzdur. Büyür ve size karşılık verir.”

Yani en azından Gutenberg’den beri hikâyelerimizin ikili bir doğası var. Hikâyeleri durmadan tekrar tekrar anlatılan dalgalar şeklinde ve kitap ile dergi kapakları arasındaki çok daha iyi kontrol edilebilir parçacıklar olarak biliyoruz. Bu iki durum arasındaki sorunlu olan sınırlar, daha da sorunlu hâle geliyor ve gittikçe daha karmaşık hukuki soru işaretleri yaratıyor. Oysa bizim iki türden hikâyeye de ihtiyacımız var, belki de her zamankinden daha fazla.
Yayıncılık sektörü, kusurlarına rağmen, bireysel yaratıcılık ve telif hakkı kavramlarının yaptığı gibi yazarların emekleri ve benzersiz yetenekleriyle hayatlarını kazanmalarına olanak sağlıyor (ve amatör yazarlardan birkaçının harika çalışmaları olsa da profesyonel yazarlar ve editörler olmasaydı edebiyat fakir bir alan olurdu işin doğrusu). Bu arada yeniden yaratma lisansı -hem özel hem de halka açık olarak- daha iyi bir dünyaya doğru alçak gönüllü ama etkili bir yol yapıyor.

Kızımın Hobbit için yaptığı cinsiyet değişimi ile ilgili ilk yazıyı kaleme aldığımda pek çok insan, hayran kurgusu yazarlarının bizi çoktan geçtiğini söylemişlerdi ki öylelerdi: Kadın Bilbo bilinen bir hayran kurgusu karakteri. Tolkien’in zamansız muhteşem hikâyesine bir kadın adım atsa ne olurdu, diye düşünen ilk okur kızım değil ve umarım, sonuncu da olmaz.

Kızım farklı cinsiyetlerden, farklı ırklardan ve farklı kültürlerden karakterlerle -ve gerçek insanlarla- ilişki kurabilir, kuruyor da. Hikâyeler de bunu sürdürmesine yardım edecek. Kurgunun en harika yanlarından biri, neticede hayalimizde çok farklı hayatlara girmemizi ve o hayatları yaşayanlarla empati kurabilmemizi sağlaması. Kızımın yaşındaki çocuklar ise kendilerini daha çok kendi cinsiyetleriyle özdeşleştiriyorlar; epik maceralara atılan kadınlar ile ilgili okudukları ise kızımın kendi geleceğindeki olasılık kümesini büyütmesine yardımcı oluyor. Bunun farkındayım; oynadığı oyunlarda ve anlattığı hikâyelerde öyle olduğunu görebiliyorum. Ürettikleri eserlerde kendi görüşlerini onaylayan hayran kurgusu yazarlarında olduğu gibi, Kadın Bilbo’nun kızımın nasıl bir insan olacağını hayal etmesine yararı oluyor.

Edebiyatta cinsiyet değişimi -ve anlatıda diğer yeniden yaratma yöntemleri- en sevdiğim hikâyelerin bir kısmını kızımla paylaşmama da olanak sağlıyor. Elbette, beni eleştiren bazı kişilerin önerdiği gibi, kadın karakterleri olan yeni kitaplar yazmayı deneyebilirim ama yaptıklarım Lloyd Alexander, Mark Twain ya da nesillerdir çocuklar için harika şeyler yazan diğer dâhilerin eserlerinin yerini asla tutamayacaktır. Bu yazarlar, merkeze kadınları koyma fikrinin kolay kolay düşünülemediği zamanlarda yazmış olsalar da yazdıkları hikâyeler anlatılmayı hak ediyor ve biz cinsiyetleri değiştirerek eski moda klişeleri dışarıda bırakarak onların yapamadıklarını keyifle yapıyoruz. Kızımla Hobbit’i okuduğumuz günden beri pek çok çocuk klasiğindeki karakterleri değiştirdik. Kızım asıl karakterlerin farklı olduğunu biliyor -yeniden düzenlemede tam açıklığı kesinlikle destekliyorum- ve umarım bir gün o kitapları kendi de okuyup değerlerini anlayacak. Ve o gün geldiğinde alternatif bir yorumun da mümkün olduğunu bilecek.

Bence edebiyatta cinsiyet değişiminin en büyüleyici tarafı, kendi varsayımlarımı aydınlatması. Yakınlarda kızımla Ursula K. Le Guin’in yazdığı, kahramanı genç bir erkek olan bir roman okuduk. Zamirleri değiştirdiğimizde kendimi, kadın kahramanımızın bağımsızlığından memnun ama tekrar tekrar şaşırırken buldum. Kendi başına seyahat ediyor, kendi kayıklarını yapıyor, kendi büyülerini yapıyor, ejderha ve gölgelerle karşılaştığında dayanıklılık ve zekâ sınavlarından geçiyordu.

Tabii ki bunları yapabilir, diye düşünmüştüm. Elbette yapabilmeli. Ama Erkek Bilbo ve liderin hep erkekler -genellikle beyaz, çoğu İngilizce konuşan ve eşcinsel olmayan erkekler- olduğu milyonlarca başka hikâye ile büyümüştüm. Kızım için kadınları merkeze alan bir serüven hikâyesi yazacak olursam refleks olarak erkek bir yoldaş ekleyerek kadın kahramanımızın yolunu kolaylaştırabilirdim. Zamirleri değiştirerek ise kızım ve ben, sınırları hayal edemeyeceğimiz bir şekilde zorlayan ve bizi hiç beklemediğimiz bir yolculuğa çıkaran bir kadın kahramanla tanışmıştık.


[1] Ç.N. ABD’de düşük gelir düzeyine sahip ailelerden gelen çocuklara sosyal ve eğitimsel fırsatlar sağlayan bir program


Yazar: Michelle Nijhuis
Çeviri: Burçin İçdem
Kaynak: Aeon


Farazi Dergi’de üretilen yazılı veya görsel içerikler, kaynak gösterildiği müddetçe çoğaltılabilir, yayınlanabilir.

Yorumlar

yorum

Burçin İçdem hakkında 10 makale
Dünün fizikçisi, bugünün tam zamanlı çevirmeni, yarın için şiddetsiz, sömürüsüz ve daha yavaş bir dünya düşleyen bir vegan.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*