Split: Sığ sularda boğulmak

Oxford Üniversitesi Deneysel Psikoloji bölümünden Kevin Dutton’ın, çok tartışılan kitabı The Wisdom of Psychopaths: What Saints, Spies, and Serial Killers Can Teach Us about Success (Psikopatların Bilgeliği : Azizler, Casuslar ve Seri Katiller Bize Başarı Hakkında Ne Öğretebilir?) yayınlandığında, dünya suç istatistiklerindeki artışın sadece Latin Amerika ülkelerinden ibaret olmadığından endişe edenler, gözlerini yazarın psikopat oranlarının en çok olduğunu savunduğu 10 mesleğe diktiler. Listenin başında pek tabii ki CEO’lar vardı. Dutton, kitapta başarılı insanların ve kahramanların -ya da itfaiyecilik ve cerrahlık gibi yüksek strese gebe işlerde çalışanların- korku, stres, anksiyete, vicdan ya da ahlaki sınırlamalardan ayrıştırılmış bir zihinle hareket ettiklerini kısaca soğukkanlılık ya da mantığın ağır basması olarak adlandırılan bu yetilerini bilişsel ve duygusal anlamda denge yaratmak için kullandıklarını söylüyordu. Ve ısrarla toplumda psikopatlara ne çok ihtiyacımız olduğundan dem vuruyordu.

Bu sıra dışı düşünce, beraberinde şu soruları da getiriyordu: Vahşi, saplantılı, kötücül, duygusuz ve son derece dürtüsel hareket edebilen bu insanlarla başarılı insanlar ve kahramanlar arasında ortak özellikler olması sağlıklı bireyleri de psikopat yapar mı? Ya da bu ince çizginin hangi tarafında olduğumuzu belirleyen şey sadece sosyallik mi? Veyahut bu iyi özelliklerin sınırın aşılmasını ya da aşılmamasını belirleyen kötücül özelliklerden ayrılması mümkün mü?

M. Night Shamalan’ın yeni filmi Split (2016) hiç şüphesiz ki bu konuya yepyeni bir bakış açısı getiriyor. Kevin (James McAvoy), 23 farklı kişiliği olan bir dissosiyatif bozukluk hastasıdır. Kişilikleri arasında, moda tasarımcısı efemine, frapan, ince, mülayim Barry, ciddi, çatık kaşlı, zeki ve tehditkar bir tacizci olan Dennis, 9 yaşındaki fesat Hedwig ve incilden pasajlar okuyup kurbanları teselli edebileceğine inandığını görene kadar nispeten aklı başında sanabileceğiniz muhafazakar “Bayan Patricia” öne çıkar. Günün birinde, sıradan bir öğleden sonra, Kevin, Claire (Haley Lu Richardson) ve Marcia (Jessica Sula) adındaki iki popüler genç kızı ve bir hayır işi olarak görerek doğum günlerine davet ettikleri kimsesiz Casey’yi (Anya Taylor-Joy) kaçırır. Üç kız, klostrofobik bir yer altı sığınağında uyanırlar. Başarısız kaçma girişimlerinin ardından, Kevin’in kişiliklerinin tedirgin edici gösterisinin başlamasıyla birlikte, kızlar gerçekte neyle karşı karşıya olduklarını anlamaya başlarlar. Ancak, su yüzüne çıkmak için Kevin’ın zihin duvarlarını zorlayan başka bir kişilik daha vardır: Canavar. Ve kızların bu karakter ortaya çıkmadan kaçmak için çok az zamanları vardır.

Filmin seyirciden ayrıntıları gizleyen ketum havası Shamalan’ın diğer filmlerinden de aşina olduğumuz bir özellik olduğundan büyük bir etki yaratmanın çok uzağında. Kızların korku içindeki anları ve Kevin’in doktoru Karen Fletcher (Betty Buckley)’ın evindeki sahneler arasında mekik dokuyan kurgu, hayli yorucu olsa da, Kevin’in kişiliklerinden birinin ‘diğerlerinden’ gizli doktora ulaşma çabalarını ve Casey’nin geçmişinden bazı ayrıntıları ortaya çıkarıyor (Örneğin babasının öldüğünü ve amcası tarafından tacize uğradığını). Hedwig ve Patricia’nın ışığı ele geçirme dönemleri arasında Dr.Fletcher’dan dissosiyatif kişilik bozukluğuna dair bir konferans dinliyoruz:

“Parçalanmış ve farklı insanları kendimizden aşağı görüyoruz. Ya üstünlerse ne olacak? Düşünceleriyle vücut kimyalarını değiştirebiliyorlar. Bu bireylerin bir kişiliğinin yüksek kolesterolü olabilirken diğerinin olmayabilir. Bazı çalışmalar bir kişiliğin arı sokmasına alerjisi varken diğerinin olmadığını gösterdi. Birden çok kişiliğin aynı anda ışığı yeri ve bilinci ele geçirmesi mümkün olabilir. Sağ ve sol eli aynı anda farklı el yazılarıyla farklı şeyler hakkında not alabilen hastalar var. Karakterler arasındaki farklar son derece keskin olabilir. Sizin, benim ve herkesin arasındaki farklar kadar, kişiliklerin farklı IQ’ları, farklı bedensel güçleri vardır. Bir karakter Rus bir halterciyken kendi ağırlığının üç katını kaldırabilir. Doğru odaklanma ve farklı deneyimleme yetileri inanılmazdır. Bu bireyler çektikleri acı sayesinde beynin tam potansiyeline ulaşmış olabilirler mi? Doğa üstü anlayışımız buradan mı geliyor?”

Tüm bunlar filmin Fletcher karakteri üzerinden çoklu kişilik bozukluğunu tanıtma ya da olağan gösterme (veya belki de bir anlamda Dutton tarzı bir övgü- “Farklı kişilikler değil, kabuklarını işgal eden farklı kişiler”) girişimi gibi görünse de, film, hastalığa Sapık (1960), Öldürmeye Hazır (1980), Kimlik (2003) ya da Dövüş Klubü (1999)’nden daha bilimsel, ya da analitik bir yaklaşım sunamıyor.

Dennis, diğer kişiliklerden birinin imdat çağrılarını alan Dr. Fletcher’ı Barry olduğuna inandırmaya çalışsa da, doktorun sezgileri ve tatlı dili yılanı deliğinden çıkarıyor. Dennis, sonunda gerçekleri söylemenin asıl kişilik Kevin için önemli olduğuna karar veriyor. Fletcher’a ‘Canavar’ dan bahsetse de, doktoru bu kişiliğin bir fanteziden ibaret olmadığına inandıramıyor. Casey de bu arada kaçma girişimleri yüzünden kendisinden ayrı odalarda tutulan arkadaşlarının histerik çığlıkları olmadan Hedwig’i kandırarak dehlizden çıkma planlarını yürürlüğe koyuyor. Doktorun Dennis ile yaptığı konuşma, Kevin’ın iyi giden terapisinin kızların okulunun Barry’nin çalıştığı yere düzenlediği okul gezisiyle kötüye gitmeye başladığını, Marcia ve Claire’in şaka yollu tacizlerinin genç adamın zaten pamuk ipliğine bağlı dengesini bozduğunu ortaya çıkarıyor: Dennis kişiliği, Kevin’ın annesi üç yaşında bir çocuk için hayli sert cezalar seçmeye başladığında ortaya çıkmış. Şimdilerde hala herkesin, diğer kişiliklerin bile kendisiyle ve diğer iki istenmeyen kişilikten oluşan küçük ittifakıyla dalga geçtiğine inanıyor: “Bize sürü deyip duruyorlar. Bilirsin,diğerleri. Bayan Patricia ve ben alay konusuyuz. Mükemmel değiliz ama alay edilmeyi de hak etmiyoruz.” Hedwig, Patricia’nın Canavar geldiğinde kimsenin kendisiyle alay etmeyeceğini ve aptalca hatalarının öneminin kalmayacağını söylediğini anlatıyor. Patricia ise yardım istemek için Hedwig’in odasında bulduğu telsize sarılan Casey’ye “Canavar sezgili bir yaratıktır. İnsan evriminin en üst seviyesini temsil eder. Vasat insanların çağının geride kaldığına inanır,” diyor. Bu noktada vasat insanlarla kast ettiğinin bu kişiliklerin (Hedwig, Patricia, Dennis, Barry) tacizci olarak gördüğü diğer 19 kişilik ve Barry’yi iş yerinde taciz eden Claire ve Marcia olduğunu ve Canavar’ın hepsinin toplamı ve her birinin yaşadıklarının hesabını soracak bir kahraman olarak ortaya çıktığını anlamak hiç de zor değil.

Doktor, Dennis’in söylediklerinden hayli endişeli olarak genç adamı görmeye gelir. Dennis bu noktada, daha önce inkar ettiyse de, Canavar’ı tanıdığını -bu karakterin ortaya çıkmaya başladığını ve kendisinin bunun farkında olduğunu- itiraf eder: “Canavar gerçek, benden daha büyük. Ki, içimizde en büyük benim.” Fletcher, felaketin yaklaşmakta olduğunu fark etse de, artık çok geç olduğunu görür. Ve daha önceki seanslarda belirttiği üzere Kevin’in adını (Kevin Wendell Crumb) söyleyerek gerçek kişiliğe ulaşmaya çalışır. Ancak Canavar sinsice su yüzüne çıkar ve doktoru tereddüt etmeden öldürür. Casey’nin kendisine doğrulttuğu silahlardan çıkan kurşunların da -kendi yarattığı hayvani-ölümsüz kişilik efsanesine inanmasıyla- derisine işlemediğine inanır ve bütün kişiliklerin kontrolünü ele alarak kayıplara karışır. Bu noktada film, Canavar’ın doktor da dahil herkesi öldürüp Casey’yi öldürmemesini, Casey’nin zaten bu kişiliğin yapabileceklerine bağışık olmasına -aslında kendisi gibi olmasına, tacize uğramış olmasına- bağlıyor.

Görüldüğü üzere, filmin kişilik bozukluğu gibi ciddi psikolojik rahatsızlıkları tasvir etme şekli hayli yüzeysel ve bir takım Hollywood klişelerinden tam olarak ayrıştırılamamış bazı söylencelerden oluşuyor. Ancak daha da önemlisi, aynı Dutton’ın kitabında olduğu gibi, bu tür bir hastalığın insanlığa ne gibi bir yarar sağlayabileceğine dair net bulgular sunmaktan son derece uzak bir yapı sergiliyor. Filmin hastalığa dair öne sürdüğü bilgiler Fletcher’ın anlattıklarından ibaret ve o da zaten sonunda, üstün gördüğü şeyin kurbanı oluyor; bir anlamda haksız çıkıyor.

Finalde, bir kafede tesadüfen rast geldiğimiz sohbetten Kevin’ın artık ‘Sürü’ olarak anıldığını ve polisin kendisini her yerde aradığını öğreniyoruz. Bruce Willis’in dile getirdiği son replik ve varlığı da yine Shamalan’ın Unbreakable (2000) filmine bir atıf olarak -iki filmin devamı olacağını açıkladığı devam filminin habercisi- okunabilir.

Ancak filmle ilgili tartışmalar sadece bunlardan ibaret değil. Bugünlerde, Amerika’da Shamalan’ın filmine karşı başlatılan boykot 20.000 kişinin desteğini almış durumda. İnsan hakları kuruluşları, sosyal yardım dernekleri, sivil toplum kuruluşları ve LGBT birlikleri akıl sağlığı sorunlarından mustarip ya da (Patricia ve Barry) farklı cinsel tercihleri olan bireylerin temsil ediliş biçimlerinin korkunç derecede yanlış, saldırgan ve basmakalıp olduğunu belirtiyorlar.

Hollywood’un karakterleri tehlikeli göstermek için akıl sağlığı (bahanesini) kullanma konusunda uzun bir ‘sabıkası’ var. Hallowen, 13. Cuma, Beşikteki El, Öldüren Cazibe örneklerden sadece bazıları. Kişilik bozuklukları ve akıl hastalıkları çoğunlukla eğlence amaçlı olarak istismar ediliyor. Çalışmalar, sadece kişilik bozukluklarına sahip insanların ya da akıl hastalığı olan kişilerin suç işlemeye yatkın olduklarını değil, aynı zamanda kurban olma ihtimallerinin de çok yüksek olduğunu gösteriyor. Ancak ana-akım medya bu durumu tek taraflı olarak alarak ruh sağlığı sorunlarını şeytani olarak betimlemekten vazgeçmiyor. Zihinsel rahatsızlığı olan insanların bu kaba, ayrımcıkla dolu tasvirleri, elde ettikleri çok az ilgiyi de yok ediyor ve onları sadece daha büyük hedefler haline getiriyor. Bu açıdan alındığında, yönetmenin Hollywood trendlerine daha fazla yönelerek sadece gişe hasılatına odaklandığını söylemek içten bile değil.


Farazi Dergi’de üretilen yazılı veya görsel içerikler, kaynak gösterildiği müddetçe çoğaltılabilir, yayınlanabilir.

Benzer İçerik:

Yorumlar

yorum

Zeynep Şenel Gencer hakkında 7 makale
1980 yılının ılık bir sonbahar günü Antalya’ da dünyaya geldi. Tek hayali seyyah olup dünyayı dolaşmaktı. Çocukluk yıllarında kum havuzlarından solucan çıkarmaya ve hamam böceği koleksiyonu yapmaya meyilliydi. Sonraları bir görsel matematikçi olarak görmeye kaydetmeye ve hafızasına kilitli yaşamaya mahkum edildi. Hiçbir şeyi unutmadı, unutturmadı. Resim müzik ve çeşitli maddi değeri olmayan uğraşlara merak saldı. Son gözdesi sinema için uzun yıllarını harcadı. Büyük şehirlerde, hayalet banliyölerde yaşadı. Mutlu oldu mutsuz oldu. Işıksız köşelere çekilip ağıtlar yaktı şiirler yazdı. Bazen kapıları çerçevelerinden söküp attı. Önceki hayatında erkek ve denizciydi. Fırtınalara aşkı çevresinde hep dehşet yarattı. Yelkenlerini açıp rüzgara karışmak istedi. Gün batımlarında, soluk şafak vakitlerinde gemi güvertelerinde sonsuz bir hayat sürmek istiyor.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*