“Bir ağaç ancak içinde bulunduğu orman kadar güçlü olabilir”

Ağaçların Gizli Yaşamı: Ağaçlar Ne Hissederler ve Nasıl İletişim Kurarlar?

Ağaçlar dünyanın en eski sakinleri arasında en büyük topluluğu oluşturuyor. Türümüzün ortaya çıktığı günden beri sessiz yoldaşlarımız olan ağaçlar, türümüzle beraber yaşayan hikâyelerimize nüfuz etmiş, olağanüstü kozmogonilere hep ilham kaynağı olmuşlardır. Hermann Hesse ağaçların “en etkileyici öğütçüler” olduklarını söyler. On yedinci yüzyılda yaşamış, ama bugün pek tanınmayan bir İngiliz bahçıvan, ağaçların nasıl “zihne seslendiğini, bize ne çok şey anlattığını ve bize nasıl iyi dersler verdiğini” yazmış.

Ne var ki ağaçlar, hayatımıza en özlü mecazlar ve bilgiyi anlamlandırma sistemleri olarak giriyor olabilir; zira anlatımlarındaki zenginlik, mecazın çok ötesine ulaşıyor. Ağaçlar karmaşık ve sessiz bir dille konuşur, koku, tat ve elektrik sinyalleri ile karmaşık bilgileri paylaşırlar. Alman ormancı Peter Wohlleben The Hidden Life of Trees: What They Feel, How They Communicate (Ağaçların Gizli Yaşamı: Ağaçlar Ne Hissederler ve Nasıl İletişim Kurarlar?) isimli kitabında tam da bu büyüleyici ve gizli sinyal dünyasını keşfe çıkıyor.

Wohlleben, Almanya’nın Eifel dağlarında görevli olduğu ormandaki tecrübeleriyle ağaçların büyüleyici dili ile ilgili öğrendiklerini ve dünya çapında bilim insanlarının ağaçlar üzerinde yaptığı öncü araştırmaların ortaya çıkardığı gibi “dünyamızı yaşanacak bir yer haline getirmede ormanların rolü”nün kayıtlarını tutuyor. İnsan dışı bilinci yeni yeni anlamaya başladığımız için, Wohlleben’in en eski yoldaşlarımız hakkında sunduğu bu yeni ve aydınlatıcı bakış açısı, bizi çok uzun zamandır doğru sandıklarımıza farklı bir gözle bakmaya ve bakarken evimiz dediğimiz bu gezegende yaşamı çok daha hoş bir hale getirmekle kalmayıp mümkün de kılan bu harikulade canlıları daha derinden önemsemeye davet ediyor.

İllüstrasyon: Arthur Rackham
İllüstrasyon: Arthur Rackham

Ancak Wohlleben, kariyerinin başındayken önemsemek nedir bilmezmiş. Kereste sektörü için ormanın verimini en iyi duruma getirmekle görevli bir ormancı olarak, o zamanlar ağaçların gizli yaşamı ile ilgili bildiklerinin bir kasabın hayvanların duyguları ile bildiklerinden fazla olmadığını kabul ediyor. O zamanlar gördüğü şey, hayatta olan bir canlı, insanlar tarafından ister kukla ister sanat eseri şeklinde bir eşyaya dönüştürüldüğünde ortaya çıkan sonuçmuş; işinin ticari odak noktası, ağaçlara bakışını çarpıtmış.

Sonra, bundan yaklaşık yirmi yıl önce, görev yaptığı ormanda turistler için hayatta kalma eğitimleri ve ahşap kulübe gezileri düzenlemeye başladığında her şey değişmiş. Turistler heybetli ağaçları görünce hayretler ettikçe onların bakışlarındaki büyülü merak, Wohlleben’in içindeki merakı da uyandırmış ve çocukken duyduğu doğa sevgisi yeniden alevlenmiş. Aynı dönemde bilim insanları da Wohlleben’in ormanı üzerinde araştırma yapmaya başlamışlar. Böylece merak ve keşif heyecanı ile Wohlleben’in günleri renklenmiş ve Wohlleben ağaçlara bakınca artık para göremez olmuş; onları oldukları gibi, yaşayan, paha biçilemez harikalar olarak görmeye başlamış. Şöyle anlatıyor:
“Ormancı olarak hayatım tekrar heyecan verici hale geldi. Ormanda geçirdiğim her gün keşiflerle doluydu. Bu da beni ormanı yönetmek için alışılmışın dışında yöntemlere sevk etti. Ağaçların acıyı hissettiklerini, onların da anıları olduğunu ve çocukları ile birlikte yaşadıklarını bildiğiniz zaman büyük makinelerle onları kesip devirerek hayatlarını altüst edemiyorsunuz.”

Aydınlanması adım adım olmuş ve bunların en ufuk açıcı olanını ormanda yaşlı bir kayın ağacı rezervindeki düzenli yürüyüşlerinden biri sırasında yaşamış. Daha önce birçok kez gördüğü tuhaf, yosunlu bir taş yığınının yanından geçerken taşlarda yeni beliren bir gariplik gözüne çarpmış. Taşları incelemek için çömeldiği zaman şaşırtıcı bir keşifte bulunmuş:

“Taşların şekli normal değildi: Yumuşak hatlı kıvrımları ve oyukları vardı. Bir taşın üzerindeki yosunu yavaşça kaldırdım. Yosunun altında gördüğüm şey ise ağaç kabuğuydu. Yani bunlar taş değil, eski ağaç parçalarıydı. ‘Taş’ın nasıl o kadar sert olduğuna şaşırmıştım çünkü kayın kerestesinin nemli zemin üzerinde çürümesi için genelde sadece birkaç yıl yeterlidir. Ama en çok da ağaç parçalarını kaldıramadığıma şaşırmıştım. Bir şekilde yere bağlı oldukları açıktı. Çakımı çıkardım ve kabuğu kazımaya başladım ta ki yeşilimsi bir tabakaya ulaşana dek. Yeşil mi? Bu renk yalnızca yeni yapraklara da yeşil rengi veren klorofilden gelir; canlı ağaçların gövdelerinde de klorofil rezervi bulunur. Yani gördüğüm şeyin tek bir anlamı olabilirdi: O ağaç parçası hâlâ canlıydı! Birden diğer ‘taşlar’ın belirgin bir örüntü oluşturduğunu fark ettim, çapı yaklaşık 1,5 metre olan bir daire içinde bulunuyorlardı. Tesadüfen devasa antik bir ağaç kütüğünün yamru yumru kalıntılarını bulmuşum. Yalnızca en dışından izler kalmıştı. İç kısımları çok uzun zaman önce tamamen çürüyüp lapa gibi olmuştu ve bu da ağacın en az dört ya da beş yüzyıl önce devrilmiş olması gerektiğini açıkça gösteriyordu.”

Yüzyıllar önce kesilmiş bir ağaç nasıl olur da canlı olabilir? Bir ağaç yaprakları olmadan fotosentez yapamaz; fotosentez ise beslenmek için güneş ışığını şekere dönüştürdüğü süreçtir. Antik ağacın besinlerini yüzyıllardır başka bir şekilde aldığı belli.

Gizem perdesi bilimsel araştırmalarla aralanınca sonunda destekli yaşamın sadece bu ağaca özgü olmadığı ortaya çıkarılacaktı. Bilim insanları, ağaçların kök sistemleri ile, ya köklerini birbirlerine sararak doğrudan ya da köklerin çevresinde gelişip ağaçları birbirine bağlayan geniş bir sinir sistemi gibi çalışan mantar ağları ile dolaylı yoldan yardımlaştıklarını keşfettiler. Bu size yeterince olağanüstü gelmediyse eğer, ağaçların bu karşılıklı yaşamının daha da karmaşık olan kısmında, diğer türlerin ve kendi akrabalarının kökleri arasından kendi köklerini ayırt edebiliyor olmalarını belki şaşırtıcı bulursunuz.

©Judith Clay
©Judith Clay



Wohlleben insan topluluklarına güç veren bilgeliğe sahip olduklarını gördüğümüz ağaçların bu şaşırtıcı sosyal yaşamı üzerinde kafa yoruyor:

“Ağaçlar neden sosyal varlıklar? Yiyeceklerini neden kendi türleri ile paylaşıyorlar ve bazen işi kendi rakiplerini beslemeye kadar vardırıyorlar? İnsan toplulukları için nedeni neyse onlar için de öyle: Birlikte çalışmanın faydaları. Ağaç tek başına orman değildir, istikrarlı bir yerel iklim oluşturamaz. Rüzgârların ve havanın insafına kalır. Ancak birçok ağaç birlikte bir ekosistem oluşturarak aşırı sıcak ve aşırı soğukları yumuşatır, büyük miktarlarda su depolar ve çok fazla nem üretirler. Böyle korunan bir ortamda da ağaçlar uzun yıllar yaşayabiliyorlar. Bu hale gelebilmek için ise ağaç topluluğu ne olursa olsun dağılmamalıdır. Eğer her ağaç sadece kendini gözetseydi çok fazla sayıda ağacın yaşamı genç bir yaşta sonlanırdı. Böyle düzenli ölümlerle ağaç örtüsünde çok fazla miktarda büyük boşluklar oluşunca da fırtınaların ormanın içlerine kadar girmesi ve daha da fazla ağacı kökünden sökmesi kolaylaşırdı. Yaz sıcağı da ormanın tabanına kadar ulaşarak toprağı kuruturdu. Tüm ağaçlar bu durumdan olumsuz etkilenirdi.

Bu nedenle her ağaç, topluluk için değerlidir ve mümkün olduğu kadar uzun süre topluluk içinde tutulmayı hak eder. İşte bu nedenle topluluğun hasta olan üyeleri bile iyileşene kadar desteklenir ve beslenir. Bir dahakine durumun tersine dönmesi, destek veren ağacın yardıma ihtiyaç duyması olasıdır.

[…]

Bir ağaç ancak içinde bulunduğu orman kadar güçlü olabilir.”

Dünya üzerinde varlık gösterdiğimiz süreler çok farklı olduğundan ağaçlardaki bu karşılıklı esirgeme donanımının bizdekinden daha iyi olup olmadığını insan merak etmeden duramıyor. Bu besin paylaşımını gösteren büyük resmi, insan topluluklarında göremememiz biraz da biyolojik miyopluğumuzdan mı kaynaklanıyor? Hayatları bizden farklı zaman dilimlerine yayılmış olan organizmalar, böyle derin bağlara sahip bir evrende büyük resme daha mı uygun hareket edebiliyorlar?

Şüphesiz ağaçlar bile farklı düzeylerde kurdukları akrabalık ilişkileri arasında ayrım yaparlar. Wohlleben şöyle açıklıyor:

“Her ağaç bu topluluğun bir üyesidir ancak farklı üyelik düzeyleri vardır. Örneğin kütüklerin çoğu çürüyüp lapaya dönüşür ve birkaç yüzyıl içinde tamamen yok olur (ki bir ağaç için bu pek uzun bir süre değildir). Yüzyıllar boyunca yalnızca birkaçı ayakta kalır. Peki, onları farklı kılan nedir? Ağaç topluluklarında da insan toplumlarındaki gibi ikinci sınıf vatandaşlar mı var? Var gibi görünüyorsa da “sınıf” kavramı buraya tam uygun düşmez. Bir ağacın görevdaşlarının ne kadar yararlı olacağını belirleyen etken, bağlantısının, hatta belki yakınlığının derecesidir.”

Wohlleben bu ilişkilerin orman örtüsü içinde şifrelenmiş olduğunu ve bakmayı bilen herkese görünebileceğini söylüyor:

“Ortalama bir ağaç, kendisiyle aynı boyda olan komşu bir ağacın dallarına ucundan değene kadar kendi dallarını uzatır. Bundan daha geniş bir alan kaplayacak şekilde büyümez çünkü daha ötedeki hava ve ışığın iyisi çoktan kapılmıştır. Ancak uzattığı dallarını aşırı derecede güçlendirir; öyle ki yukarıya baktığınızda âdeta bir itişme müsabakası gerçekleştiği izlenimine kapılırsınız. Bir grup gerçek dost ise en baştan beri birbirlerinin yönünde aşırı kalın dallar uzatmamaya dikkat eder. Böyle bir grup içindeki ağaçlar birbirlerinden bir şey kaçırmak istemezler ve güçlü dallarını yalnızca gruplarının en dış taraflarında, yani “arkadaşlarının olmadığı” tarafta büyütürler. Böyle ortaklık kuran ağaçlar genelde birbirlerine köklerinden sıkıca bağlıdır ve hatta bazen ölümleri de beraber olur.”

Fakat ağaçların bu etkileşimi, ekosistemin geri kalanından izole bir şekilde gerçekleşmez. Aslında iletişimlerinin özü, genelde diğer türlerle ilgili ve hatta onlar içindir. Wohlleben, ağaçların bu akıl almaz kokulu uyarı sistemine özellikle değiniyor:

“Bilim insanları kırk yıl kadar önce Afrika savanalarında bir şey keşfetmişler. Baktıkları bölgedeki zürafalar şemsiye akasya ağaçlarının yapraklarıyla besleniyordu ama ağaçlar bundan pek hoşlanmamışlar. Akasya ağaçları yalnızca dakikalar sonra bu kocaman otoburlardan kurtulmak için yapraklarına zehirli maddeler pompalamaya başlamışlar. Mesajı alan zürafalar, çevredeki başka ağaçlara geçmişler. Peki, yakındaki ağaçlara mı? Hayır. Birkaç ağacın yanından geçip gitmiş ve yemeklerine ancak 100 metre kadar ilerledikten sonra devam etmişler.

Bu davranışlarının hayret verici bir nedeni var. Yaprakları yenilen akasya ağaçları, komşuları olan aynı ağaç türlerine bir kriz olduğunu bildirmek için bir uyarı gazı (özellikle etilen) çıkarmışlardı. Önceden uyarılan tüm ağaçlar da hazırlıklı olmak için hemen yapraklarına zehir pompalamışlardı. Zürafaların bu oyundan haberi vardı ve savananın daha uzak bir bölgesinde, olup bitenden haberi olmayan ağaçlar bulabilecekleri bir yere doğru ilerlemişlerdi. Ya da rüzgâra karşı gitmişlerdi. Koku mesajları yakındaki ağaçlara esintiyle taşındığı için, hayvanlar rüzgâra karşı yürüdüklerinde yakında bulunduğu halde zürafaların orada olduğundan haberi olmayan akasya ağaçları bulabilirlerdi.”

Ağaçlar bize kıyasla çok daha uzun bir zaman diliminde yaşarlar ve bu nedenle sistemleri bizimkilerden çok daha yavaş çalışır: Elektrik sinyalleri saniyede bir santimetreden daha az yol alır. Wohlleben şöyle yazıyor:

“Kayın, ladin ve meşe ağaçları, biri onları kemirmeye başladığı anda acı hissederler. Tırtılın teki bir yapraktan sağlam bir ısırık alınca zarar gören bölgenin etrafındaki dokuda değişiklikler olur. Ayrıca yaprak dokusu, aynen zarar gören insan dokusu gibi, elektrik sinyalleri gönderir. Fakat bu sinyal, insandaki gibi saniyenin binde biri gibi sürelerde iletilmez, bitki sinyalleri dakikada bir santimetreden daha yavaş bir şekilde ilerler. Böylece savunma bileşiklerinin yapraklara ulaşıp bitkiye zarar veren hayvanın ağzının tadını bozana kadar aşağı yukarı bir saat geçer. Ağaçlar tehlikede olduklarında bile hayatlarını yavaş şeritte yaşamaya devam ederler. Ama bu yavaş tempo, ağacın yapısındaki farklı bölgelerde olup bitenlerden haberi olmadığı anlamına gelmez. Köklerin başına kötü bir şey geldiğinde ilgili bilgi ağacın her yerine gönderilir ve böylelikle yaprakların koku bileşikleri salması tetiklenebilir. Ve bunlar eskiden beri öylesine salınan koku bileşikleri olmaz, o anki vazife için özel olarak hazırlanan bileşiklerdir.”

Hız yoksunluğunun iyi yanı, geniş kapsamlı bir tetikte olma haline ihtiyaç duyulmamasıdır. Ağaçların doğalarındaki yavaşlık sayesinde sinyallerde müthiş bir kesinlik sağlanır. Ağaçlar kokunun yanı sıra tat duyusunu da kullanırlar: Her tür, farklı bir çeşit “salya” üretir ve bu salya, belirli bir avcıyı uzaklaştırmayı hedefleyen çeşitli feromonlarla aşılanabilir.

Wohlleben, Yellowstone Milli Parkı ile ilgili, “ağaçların değerini bildiğimizde içinde yaşadığımız dünyayla etkileşme şeklimizin nasıl etkilendiğini” gösteren bir hikâye anlatarak ağaçların dünya ekosisteminin merkezinde yer aldığını açıklıyor:

“Her şeyi başlatan kurtlar olmuş. Dünyanın ilk milli parkı olan Yellowstone’da 1920’lerde kurtlar ortadan kaybolmuş. Onların yokluğunda tüm ekosistem değişmiş. Parktaki Kanada geyiği sürüleri gittikçe çoğalarak akarsuları dolduran kavak ve söğüt ağaçlarını tüketmeye başlamışlar. Bitki örtüsü azalmış ve ağaçlara muhtaç olan hayvanlar bölgeyi terk etmiş. Kurtların yokluğu yetmiş yıl sürmüş. Kurtlar geri döndükleri zaman, geyiklerin tembel tembel otlama günlerinin de sonu gelmiş. Kurt sürüleri geyikleri hareket etmeye zorladıkça otlama faaliyeti azalmış ve ağaçlar yeniden ortaya çıkmış. Kayın ve söğütlerin kökleri tekrardan akarsu kıyılarını sağlamlaştırmış ve suyun akışını yavaşlatmış. Bunun üzerine kunduz gibi hayvanların geri dönebilecekleri bir alan oluşmuş. Bu çalışkan yapı ustaları evlerini inşa edip ailelerine bakabilmek için ihtiyaç duydukları malzemeleri bulabilmeye başlamışlar. Su kenarındaki yeşilliklerde yaşayan hayvanlar da geri dönmüş. Konu toprağa hizmet etmek olunca, ağaçların büyümesine ve çevre üzerindeki etkilerini göstermesine izin veren koşullar yaratan kurtların, insanlardan daha iyi oldukları ortaya çıkmış.”

Birbirine bağlı olma durumu, bölgesel ekosistemlerle sınırlı değil. Wohlleben de Japon deniz kimyacısı Katsuhiko Matsunaga’nın çalışmalarından söz ediyor; Matsunaga’nın yaptığı çalışmalarla, nehirlere düşen ağaçların suyun asitliğini değiştirip plankton (tüm besin zincirinin en temel ve en önemli yapı taşı olan ve besinlerimizi borçlu olduğumuz canlılar) üremesini tetikleyebildiğini keşfettiğini anlatıyor.

Wohlleben, The Hidden Life of Trees’in diğer bölümlerinde, ağaçların tohumlarını kullanarak bilgeliklerini sonraki nesillere nasıl aktardıkları, uzun yaşamlarının sırrı ve ormanların mülteci ağaçlarla nasıl başa çıktıkları gibi, ağaçlar arasındaki iletişimin büyüleyici boyutlarını keşfe devam ediyor. Bu kitabın yanında, dünyanın en tuhaf ağaçlarını gösteren şu harika resimli atlasa ve ağaçların sembolik şema olarak kullanıldığı 800 yıllık tarihe göz atabilirsiniz.

Yazar: Maria Popova
Çeviri:
Burçin İçdem
Kaynak: Brainpickings 

Yorumlar

yorum

Burçin İçdem hakkında 10 makale
Dünün fizikçisi, bugünün tam zamanlı çevirmeni, yarın için şiddetsiz, sömürüsüz ve daha yavaş bir dünya düşleyen bir vegan.

1 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*