Mr Robot: Bütün bir Kimlik ve Gerçekliğin Mümkünatı

Mr. Robot, Haziran 2015’te hayatımıza giren, Sam Esmail’in yarattığı, USA Network’te yayınlanan bir seri. Şimdiye kadar, Drama Dalında En İyi Televizyon Dizisi ve Televizyon Dalında En İyi Senaryo da dahil olmak üzere, toplam 7 ödül kazanmış olan dizi hala yayın hayatına devam etmekte. Bu yazıyı yazdığım sırada en son ikinci sezonun dokuzuncu bölümü yayınlandı.

Yayın hayatına devam eden en popüler dizilerden biri olan Mr Robot’un en önemli temalarından bir tanesi kimlik ve gerçeklik kavramlarının kendi içerisinde yarattığı çelişkiler ve tam anlamıyla bütün olan bir kimliğin ya da objektif bir gerçekliğin varlığının imkanı olup olmadığı. Bu yazı da tam olarak bu temaları inceleyecek. Başkalarına sunduğumuz, kendimiz değerlendirdiğimiz, bize atfedilen parça pörçük onlarca kimliğin birleşimiyle, tümüyle bütün ve bize ait bir kimlik yaratmamız ya da bu kimliğin kendiliğinden oluşması mümkün müdür? Objektif bir gerçeklik var mıdır ve varsa biz insanlar olarak buna ulaşabilir miyiz?

Yazının devamını okuyacaklar için kısa bir uyarı yapalım, yazının geneli dizi hakkında spoiler içermekte.

spoiler-alert

Yetmişlerin sonu ve seksenler başında, postmodernizmin ortaya çıkmasıyla birlikte, kimlik hakkında sorduğumuz sorular da giderek artmaya başladı. Paul Auster ve Sam Shepard gibi isimler edebiyatı kullanarak ortaya kendi içerisinde bütün ve anlamlı bir kimliğin tek seferde var olamayacağını, olmasına çok da gerek olmadığı fikrini atan ilk isimlerden oldular. Tabii ki bunu sosyal bilimciler de takip etti. Daha önceden bir hastalık olarak tanımlanan kimlik bölünmesi fikrine, hiçbirimizin aslında gerçekten bütün tam bir kimliğe sahip olmadığımız fikriyle kucak açtılar. Elbette kişilik bölünmesi bu durumun en ekstrem haliydi, ne var ki hiçbirimizin kişiliği hiçbir zaman tam bir bütün olmamıştı.

Kişilik bölünmesi bir hastalık olarak televizyonda ve sinemada zaman zaman şok etme potansiyeli için kullanıldı. Bunun dışında, her insanın içinde bulunduğu bir durum olarak da incelendi ancak, televizyon için konuşmak gerekirse, şimdiye kadar bu konuyu Sam Esmail kadar derinlemesine ve yetenekle irdeleyebilen birine rastlamadım. Mr Robot, yüzeyde bilgisayar korsanlığı ve ekonomik haksızlıklarla ilgili bir dizi olarak görülebilir, ancak çok daha felsefi konuları irdelemekten de geri kalmamıştır.

Dilerseniz öncelikle bölünmüş kişiliği en ortada olan karakterimizi incelemekle başlayalım: Elliot. Elliot, fsociety isimli hacker grubuna katılmadan önce, bireysel olarak insanların bilgisayarlarına girip özel hayatlarını inceleyen, insanlarla ancak bu şekilde (tek taraflı da olsa) iletişime geçebilen bir bilgisayar dehasıydı. Elliot, kendi kişiliğinin bölünmüş bir halde olduğunun farkında olmasa da, bu durumun diğer insanlar için doğru olduğunun bilincindeydi. Bireylerin benliklerini seçici ve kontrollü bir şekilde diğerlerine sunduğu gerçeğinin farkında olması, onu “gerçek” kişilikleri aramaya itiyordu. Sunulan kimliklerle iletişime geçmek onun için anlamsız ancak zorunlu bir görevden fazlası olamıyordu.

Ne var ki insanlar bundan daha karışıktır. Her ne kadar çoğumuz benlik sunma ile benlik değerlendirme arasındaki farkı bireysel seviyede anlamlandırabiliyor olsa da, zaman zaman kişiliğimizin içindeki çatışmalar bu iki kategoriyi bile zorlayacak durumlara girebilirler. Farklı zamanlarda birden fazla kişilik özellikleri gösterebiliriz. Anti-hümanist öznellik teorileri, “ben” adını verdiğimiz öznelliğimizin bir bütün değil, çoğu zaman birbiriyle çatışan birçok küçük parçadan oluştuğunu söyler. Bilinçaltımızdaki isteklerimiz ve ihtiyaçlarımız çoğu zaman birbiriyle çatıştığından, “ben” algımızın da çoğu zaman birbiriyle çatışması şaşırılacak bir şey değildir. Bunun için kolayca anlaşılacak bir örnek vermek gerekirse, sevgilimizin yanında olduğumuz insanla patronumuzun yanında olduğumuz insan çoğu zaman birbirinden fazlasıyla farklıdırlar. Uzun yıllar boyunca görüşmediğimiz bir arkadaşımızla tekrar bir araya geldiğimizde, birden bire lisedeki halimize dönebiliriz. Bütün dünyayı algılayışımız bile yanımızdaki bir insanın, duygu durumumuzun, durumumuzun değişimiyle tam tersine dönebilir. A kişisinin yanında agresif ve korumacı birisiyken, B kişisinin yanında barışçıl ve rahat birine dönüşebiliriz.

Benlik değerlendirme, insanların kendilerini anlamaya çalışmasının bir sonucudur. Sorun şurada yatar ki, biz insanlar olarak birbiriyle çelişen bütün bu öznellik, davranış ve duyguları, tek bir benlik altında anlamlandırmaya çalışırız. Bunu, davranışlarımızı ve duygularımızı o sırada bulunduğumuz durumla bağdaştırarak yaparız. Peki ya bulunduğumuz durumda ortaya koyduğumuz davranışları kendi benlik değerlendirmemiz bağlamında anlamlandıramazsak? O zaman ya yeni bir benlik yaratırız, ya benlik değerlendirmemizi değiştiririz, ya da bir benlik krizine gireriz.

Mr Robot, yarattığı karakterlerin neredeyse hepsiyle, kendimize ve gözlemlediklerimize biçtiğimiz kimlik etiketlerine meydan okumakta, insanların karmaşık öznellik durumlarını irdelemektedir. Bunu yaparken de bizim gerçeklik algımıza meydan okumaktadır. Sonuçta, daha kendi içimizde bir bütün değilken, dünyayı nasıl objektif bir şekilde algılayabiliriz?

Elliot’un durumunu daha derinden irdelemeden önce, Sam Esmail’in yarattığı diğer en iyi karakterlere bir bakalım: Angela ve Whiterose.

angela

Angela, diziye diğer karakterlere nazaran çok daha stabil bir benlikle başladı. Belki de bu yüzdendir ki, dizide karakter gelişiminin ve kimlik çatışmasının en iyi işlendiği karakterlerden bir tanesi haline geldi. Angela, annesinin ölümüne sebep olan dev şirketin, babasını içinden çıkamayacağı bir borç batağına sürüklemesinden ve tanıdığını zannettiği sevgilisinin kendisinin algıladığı insandan tamamen farklı biri olduğunu farkettikten sonra, kendisi için kabul ettiği hayatı değiştirmeye karar verir. 

Buna öncelikle açık ve net bir savaş açarak başlar Angela. E-Corp’a karşı açılacak olan davanın sürecine dahil olur, onları sıkıştırmanın birçok yolunu bulur. İlk değişimlerini de bu zaman görürüz. Kimlik sunuşunu limitler Angela. Giyimi yavaşça değişmeye başlar. E-Corp Angela tarafından yeteri kadar sıkıştırıldığında, Angela’ya bir iş teklif eder.

Sam Esmail, işleri tam olarak burada karmaşıklaştırmaya başlayacaktır. Angela’nın bu konuda konuşabileceği tek kişi Elliot’tur ancak Elliot uygun değildir. Angela işi kabul eder. İkinci sezonla görmeye başladığımız bu süreçte, Angela’nın ne yapmaya çalıştığına emin değilizdir çünkü kimlik sunmasını iyice limitlemiştir. E-corp’un çalışanlarından biri olarak hızlıca adapte olmuştur Angela. Bu sırada kendisini korkutan bir gerçeği fark eder: hayatında ilk defa, Angela işinde çok iyidir. Normalde görmezden gelinen, tolere edilen ya da sadece arka planda işini sürdürmeye çalışan Angela, şirket dünyasında hızlı bir şekilde yükselmektedir.

Asıl amacı E-corp’u yok etmek olan Angela’nın işinde bu kadar iyi olduğunu öğrenmesiyle kafasının karışması şaşırılacak bir şey değildir elbette. Bunun üzerine, asıl amacını kimseye anlatamıyor olmasının sorunları da üzerine biner. Geçmişinden insanlar, babası da dahil olmak üzere, ona değersiz bir çöp yığını gibi davranmaktadırlar, sonuçta onların perspektifinden, Angela para için annesini öldüren şirketin yaptığı her şeyi aniden unutmuş gibi görünmektedir. Herkes üzerine gelirken, Angela’nın kendisine değer veren tek fraksiyon E-corp’tur.

Angela’nın kişiliği burada parçalanmaya başlar. İkiye böldüğü kişiliği, aynı anda varolmaya başlamıştır çünkü. Bir taraftan annesini öldüren E-corp’u yok etmek istemektedir, diğer yandansa E-corp kendisini değerli hissetmesini sağlamaktadır. Bu yüzden E-corp için yarattığı kişiliğine daha sıkı bağlanır Angela. Kendisinin üzerine sıfatlar itmeye çalışan insanlara, nefret ettiği insanlardan biri olarak karşılık verir. Hem şirketleşmeden nefret ederken, hem de kendi şirketleşmesinden güç alır. Dokuzuncu bölümde, kareokede Everybody Wants to Rule the World’ü söylerken, bölünmüş kişiliklerinin aynı anda bilincini devraldığını görebiliriz.

Angela’nın tutarlı bir kimliğe sahip olması için bu iki kimlikten bir tanesini seçmesi gerekiyor. Kendisinden izleyicinin beklediği de çoğu zaman bu olduğundan, internet ortamında da çoğu zaman kendisi hakkında babasının ve arkadaşlarının yaptığı yorumlara benzer suçlamalar görüyoruz. Portia Doubleday, Angela’nın yaşadığı kimlik çatışmasını elinden geldiği kadar izleyiciye yansıtmaya çalışsa da, karakter en nihayetinde bir kimlik çatışması yaşıyor ve bu da izleyilerin çoğunun Angela’nın karakterini kafalarında tam oturtamamalarına sebep oluyor, en sonunda da gördüklerini anlamlandırmak için Angela’nın ideallerini sattığı sonucuna varıyorlar. Ki bu çok doğal; sonuçta Angela bile kim olduğu konusunda kendisini sorguluyor, kendi kafasında hissettiklerini ve düşündüklerini tam olarak anlamlandıramıyor. Aynı anda hem şirketleşmiş kimlik sunumundan ve temsil ettiği her şeyden nefret ederken, hem de bunu kendini koruyacak, savunacak ve yüceltecek bir özellik olarak kullanabiliyor. Nefret ettiği kimlik kendine güvenmesini sağlayabiliyor.

Konuşmadan önce hep birkaç saniye düşünmeye başlamasının da bu sebepten olduğunu düşünüyorum. Tam olarak o anda, üzerine hangi kimliğini giymesi gerektiğini düşünüyor Angela. Ailesinin ölümünü atlatamayan küçük kız mı, ailesinin ölümünü atlatamayan intikam peşindeki kadın mı, yoluna çıkan her zorluğu atlatan ve şirketleşmiş Amerika’da hızlı ve emin adımlarla ilerleyen bir köpekbalığı mı… Angela’nın aynı ande sahip olduğu birçok kimliği var. Ne var ki hepsi birbiriyle çelişiyor ve her ne kadar aynı anda var olabiliyorlarsa da, kimliğini sunarken anın içinde bir tanesini seçmesi gerekebiliyor.

Öyleyse en azından şu an için, Angela için tutarlı ve bütün bir kimlik söz konusu değil.

whiterose

Diğer yandan karşımıza Whiterose gibi bir karakter çıkarır Sam Esmail. Whiterose, Karanlık Ordu isimli para için çalışan hacker grubunun lideri olduğu düşünülen, zamana takıntılı transseksüel bir kadındır. Ancak transseksüel kimliğini sadece en güvendiği kişilerin ve hacker grubunun karşısında sunmaktadır. Çin Güvenlik Bakanlığı görevini üstlenen Whiterose, bu gücü elde etmek ve elinde tutabilmek adına resmi alanlarda kendisini bir erkek olarak sunmaktadır.

Şimdiye kadar Whiterose, dizi tarihinin en komplike karakterlerinden bir tanesi gibi görünmektedir. Asıl amacının ne olduğunu iki sezon sonunda hala bilmediğimiz Whiterose, her iki kişiliğinde de tehditkar ve güçlü görünse de, onun kişiliğinin de parçalar halinde olduğu açıktır. Bunu en net gördüğümüz yer, belki de ikinci sezonda Dom ile aralarında geçen konuşma sırasındadır. Devrimci bir sanat eserini “kimliğin kaybolmasından gelen huzursuzluk ve harabe” diye tanımlar Dom’a. Sanat eseri Çin diktatörlüğünde insanların kendi kimliklerini devletin kimliği uğruna homojenleştirmelerini anlatır.

Whiterose da aynı Angela gibi, kimlik sunma konusunda fazlasıyla cimri olduğundan, sahnelerinden kimlik özelliklerini seçmek şu an için fazlasıyla zor. Kendisi hakkında bildiğimiz tek şey, Elliot ve Angela’nın ebeveynlerinin öldüğü tesise fazlasıyla değer veriyor olması. Sam Esmail, bir röportajında karakter hakkında şunları söylüyor:

“Evet, [Whiterose karakterinde] bir hüzün var, benim tutkuyla özdeştirdiğim bir hüzün. Kimliğiyle ilgili bir iç çatışma geçiriyor. Kendini belli bir insan gibi hissediyor, ancak o insan olabileceğini düşünmüyor. Bu da tutkusunun bir parçası. Dom’un yoluna henüz tam giremedik, ancak Dom’da da aynı hüzünden var, aynı maske arkasında saklanma durumuna o da sahip. Olmak istediği insan olabiliyor mu? Kendini özdeştirdiği insan olabiliyor mu? Whiterose hakkında en sevdiğim şey insanların arkaplanına inmek istemesi. FBI’ın ana figürü olan Santiago’yla konuşmuyor. Daha kurnaz, daha zeki ve yaptıklarının farkında olan ama kendi kimliğini yaşamak istediği gibi yaşayamayan birinin ardından gidiyor. Dom’la arasında hissettiği bağ bence buradan geliyor.”

Kendisini bir kadın olarak sunduğunda çok daha kendine güvenli, açık sözlü ve agresif görünen Whiterose, kendisini bir erkek olarak sunmak zorunda daha yumuşak, ağırbaşlı ve sinsi bir karaktere bürünüyor. Bir kadın olarak kimseden emir almayan, kimsenin altında ezilmeyen Whiterose, zorunlu olarak giydiği erkek kostümündeyken belli kurallara uymak zorunda olduğu için, tehditlerini üstü kapalı bir şekilde iletmek zorunda ve Price’ın sözlerinin altında ezilebiliyor.

Birçok sahnede motivasyonu bencil ya da bireysel gibi görünür. Güçlü olmaktan zevk aldığını, kendisine ve zamanına fazlasıyla değer verdiğini görürüz. Bireyselciliğinde agresif bir tonlama da vardır Whiterose’un, kendisine karşı çıkan insanların hayatına son verdiğini kendisine hatırlatmaktan hoşlandığını görürüz mezarlıktaki sahnede. Ne var ki Angela ve Dom’la birlikte olduğu sahnelerde, agresiften ziyade daha manipülatif ve çelişkili görünse de aynı anda daha yumuşak olan kişiliğini ortaya çıkarır. Angela’ya, annesinin hayatını “çoğunluğun iyiliği” ya da “daha yüce bir amaç” için kaybettiğini söyler. Burada da, önceki bireyselliğine karşı olarak toplumcu tutkularının ipuçlarını verir Whiterose; tabii ona güvenebilirsek.

Öyleyse Whiterose’un kullandığı iki isim altında yatan iki farklı kimlik, bu iki farklı kimliğin içindeyse onlarca çelişken özellik aynı anda var olabiliyor. Peki bunlardan herhangi birine “gerçek kimlik” dememiz mümkün müdür? Eğer kimliğimiz hissettiklerimiz, yaptıklarımız ve kendimiz hakkında düşündüklerimizse, birbiriyle bu kadar çatışan bu iki (ve ya daha fazla) kimlikten hepsinin aynı anda var olabilmesi, tek bir kimliğe değil parçalara bölünmüş bir kimliğe işaret ediyor. Öyleyse tamamıyla bütün bir kimlik, Whiterose için de henüz mümkün görünmüyor.

fang_lijun_untitled_wood

Dizi tamamıyla bütün, dengeli ve merkezlenmiş bir kimliğin ya da gerçekliğin var olamayışını sadece karakterler ve hikaye üzerinden değil, teknik imkanlarla da izleyiciye iletiyor. Mr. Robot’un geleneksel olmayan çekimleri bütün izleyicilerin dikkatini çekmiştir. Geleneksel sinemada, odaklanmamız gereken karakter ya da obje, ekranın merkezine alınır. Böylece neye bakmamız gerektiğini, neyin önemli olduğunu anlarız. Dahası, gerçek hayatta da baktığımız objeyi ortaladığımızdan, bize izlediğimiz şeyin bir dizi olduğunu unutturmaya yardımcı olan bir tekniktir bu, özdeşimi pekiştirir. Ancak Sam Esmail, bunun tam tersi bir strateji izleme kararı almıştır. İlgimizin objesini merkezden çekip alır, kenarlara ya da aşağılara koyar. Ayrıntı çekimini de sıklıkla kullanır. Bunu kullanmasının tek amacı (her ne kadar bu sonuca da fazlasıyla ulaşsa da) bize estetik zevk sağlamak değildir.  Bu teknik aynı zamanda bizi izlediğimiz şeye yabancılaştırır, dışarıdan bir gözlemci konumuna girmemizi sağlar, bu da izlediğimiz şey hakkında daha entellektüel düşünmemize olanak verir. Aynı zamanda, merkezi kimlik ve objektif bakışın zorluğu hakkında bir ipucudur izleyiciler için. İmgelerin bile kafası karışıktır, onların dahi bir odağı yoktur. Öyleyse böyle bir yapımdaki karakterlerin nasıl olabilir?

Öyleyse Elliot’a geri dönelim.

Elliot bütün postmodern yanılgıların ve arayışların bir karaktere bürünmüş hali gibi. Sürekli izleyiciyle konuşan Elliot, bu sayede öncelikle dördüncü duvarı yıkıyor. Dizi, bunu yaparak bize izlediğimiz şeyin gerçek olmadığını hatırlatıyor, bir dizi izlediğimizin farkına varmamızı sağlıyor tekrar. Bizi, izleyiciyi, “gerçek olmayan” bu dizinin bir parçası olmaya davet ediyor. Hiç denediniz mi bilmiyorum ama, bu daveti kabul ettiğinizde diziden aldığınız zevkin ne kadar arttığını anlatabileceğimi zannetmiyorum. İnsanlar internet ortamında bir topluluk olarak Elliot’un kendilerine gösterdiği odada Mr. Robot’un isteyebileceği şeyi arıyorlar. Elliot kendilerine yalan söylediği zaman kızıyorlar. Elliot kendilerine bir soru sorduğunda cevap verip, duymadığı için ağladığını söyleyen birini görmüştüm reddit’te. Öyleyse belki de şunu sormalıyızdır: sırf Mr. Robot bir dizi diye, gerçek olmadığını söyleyebilir miyiz? Sonuçta Elliot bize hikayeler anlatıyor, sorular soruyor. Dahası, Elliot bizim kendisinin hayali arkadaşı olduğumuzu düşünüyor, ancak bizler, en az Elliot kadar gerçeğiz. Kendimizi yeteri kadar verdiğimizdeyse, en azından dizi içindeki bir gerçekliğin varlığına başlarda inanıyoruz.

Elliot’un bize sunduğu dünya fazlasıyla Philip K. Dick-vari bir dünya. Gerçeklik algısına asla güvenemememize sebep oluyor. Elliot zaten kendisi güvenilir bir anlatıcı değil, çünkü kendi gerçeklik algısı karmakarışık. Bir bölüm Elliot için var olan bir gerçek bizim içinde varken, bir sonraki bölümde yeni bir gerçeklikle tanıştırılıyoruz. Mr. Robot’un Elliot’un içinde var olan diğer kişiliği olmasından tutun, Elliot’un annesinin yanındaki sahnelerinin sadece kılık değiştirmiş hapishane sahneleri olması gibi. Bu bozulmuş gerçeklik ister Elliot’un kendi yanılsamalarından kaynaklansın, ister bize bilerek yalan söylüyor olsun; şu yadsınamaz bir gerçek: bize gerçek diye sunulan bilgilerin gerçek olduğuna inandığımız an, bunlar bizim için gerçek oluyor. İkinci sezonun ilk birkaç bölümünde, bizim için Elliot annesinin yanındaydı. Dizinin ilk birkaç bölümünde, bizim için Darlene Elliot’un kardeşi değildi.

Bütün bunlar izleyiciyi şok etmekten çok daha fazlasını amaçlıyor. Gerçekliğimiz zamanla şekillenen ve şekli bozulabilen, asla güvenemeyeceğimiz ve sadece bizim içimizde var olabilen bir kavrama dönüşüyor böylece dizide. “Gerçeklik” bizim olduğunu düşündüğümüz şeyse, objektif bir gerçeklik var olsa bile, bir insan olarak Elliot, izleyiciler olarak biz bu gerçekliğe ulaşabilir miyiz? İşte bu soruya sert bir “Hayır!” cevabı vermek için sürekli olarak dizi bizi ters köşeye yatırıyor.

Duyduklarımıza güvenemeyiz.

İzlediklerimize güvenemeyiz.

Algılarımıza güvenemeyiz.

Ancak bizim gerçeklik dediğimiz şey bütün bunların bir birleşimiyse, gerçeklik kavramına nasıl güvenebiliriz?

Güvenemeyiz.

Gerçeklik de, aynı kimlik gibi bölük pörçük sunuluyor bize ve bazen kendisiyle çelişiyor. Gördüğümüz hiçbir şeye güvenemeyeceğimiz, daha ilk bölümün ilk sahnesinden bize tavsiye ediliyor. Elliot’un sıklıkla gittiği kahve dükkanının sahibi Ron, olabildiğince normal biri gibi görünüyor. Her yerde görebileceğimiz tipte, kendi işine bakan, aynı bizler gibi, dümdüz bir insan. Aynı zamanda da, öyle değil. Ron’un, sunduğu kimlikten çok daha farklı biri olduğunu öğreniyoruz dizinin yaklaşık beşinci dakikasında. Varsaydığımız gerçekliğin, görünenden çok daha fazla katmanı olduğunu öğreniyoruz.

Her yeni bilgiyi öğrendiğimizde gerçeği bu sefer tamamen bildiğimizi varsayıyoruz. Gerçeği objektif bir bütün olarak görebildiğimizi düşünüyoruz. Bir karakterin her hareketinde bu sefer onu tamamen tanıdığımızı düşünüyoruz. Kendimiz yaptığımız her hareketimizi sebep sonuç ilişkisiyle bağdaştırıp, değerlendirdiğimiz kişiliğimizle uyumlu olmasını sağlıyoruz. Mr. Robot’un Elliot’un babası olduğunu belki hepimiz tahmin etmiştik, ancak Darlene’in onun kardeşi olduğunu kaçımız bilebilirdik? Elliot’un hapishanede olduğunun açıklanmasıyla iyice şüpheci olduk ve gördüğümüz her sahneye güvensizlikle yaklaştık. Aynı Elliot’un Tyrell’i gördüğünde yaptığı gibi. Taksiciye defalarca onu görüp göremediğini sorduğu gibi, biz de artık Tyrell’in varlığından emin olamayacak noktaya geldik.

Tam olarak da buydu Sam Esmail’in yapmak istediği şey.

Kendimizden, gördüklerimizden ve bildiğimizi zannettiğimiz her şeyden, emin olduğumuz her şeyden kendimizi arındırıp, şüpheye düşmemizi sağlamak.

Benlik dediğimiz şeyin, gerçeklik ismini verdiğimiz kavramın, her şeyin aslında bölük pörçük, katmanlı ve karmaşık bir dünyada, beğendiğimiz ve kavrayabildiğimiz parçaları birleştirip bir bütün olmaya kendi beynimizde zorladığımız, parçaları birleştirip, bizlerin, insan olarak bir anlam vermeye çalıştığımız ama asla “gerçek” anlamlarına ve “gerçek” bütünlüklerine ulaşamayacağımız, kaotik parçalar olduğunu anlamamızı sağlamak.

İkinci sezon finalinin girişinde Elliot bizim için açıklıyor:

Aklını sorgulamak bir şey, gözlerinden ve kulaklarından şüphe etmek bambaşka bir şey. Ama hepsi bir değil mi? Hislerimiz beynimize giden vasat içeriklerler. Tabii, onlara bağlıyız. Onlara güveniyoruz. Etrafımızdaki dünyayı doğru bir şekilde resmettiklerine inanıyoruz. Ama ya korkunç gerçek yapamadıklarıysa? Algıladığımız şey biraz bile gerçek dünya değilse, zihnimizin en iyi tahmininden ibaretse? Ya elimizdeki tek şey karmakarışık bir gerçeklik, asla bütününü göremeyeceğimiz bulanık bir resimse?

Bu sezonun başında söylendiği gibi;

Kontrol bir yanılsama.

Kimlik bir yanılsama.

Gerçek bir yanılsama.

Benzer İçerik:

Yorumlar

yorum

Ece Alparslan hakkında 10 makale
Hacettepe Üniversitesi'nde İletişim Bilimleri alanında yüksek lisans yapıyor. Popüler kültür, günlük hayat ve televizyon çok ilgisini çekiyor.

2 yorum

1 geri izleme / bildirim

  1. Mr Robot: Bütün bir Kimlik ve Gerçekliğin Mümkünatı – orm irian

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*