Medyanın LGBT Sömürüsü: Queerbaiting

LGBT bireylerin medyadaki temsili, özellikle geçtiğimiz on yıl içerisinde hatırı sayılır bir şekilde arttı. Ancak bundan önceki yıllarda gördüğümüz ve hala devam eden bir sorunumuz var: Queerbaiting. Queerbaiting dediğimiz şey, medyanın, karakterlerine LGBT bireylerin kendilerini özleştirebileceği özellikler vermek, bu şekilde LGBT izleyicisini filmin/dizinin içine çekmek, ancak sonradan tüm bu imaların hiçbir yere varmaması olarak açıklanabilir.

Bir karakterin hemcinslerinden birine ilgi duyduğuna dair ipuçları verdikten sonra, heteroseksüel izleyicisini kaybetmemek (neden kaybedecekse) amacıyla, karakterin heteroseksüel olduğunun ortaya çıkması, kısaca Queerbaiting, televizyon programlarında kendini fazlaca gösteren bir strateji. Uzun lafın kısası, heteroseksist medyanın LGBT bireyler üzerinden para kazanmak için kullandığı başka bir sömürü şekli. Tahmin edersiniz ki bu strateji oldukça zararlı ve yabancılaştırıcı. Sebeplerine örneklerle girelim.

Queerbaitingi kullandığı iddia edilen en popüler dizilerin arasında House, Supernatural, Sherlock, Hannibal ve Xena yer alıyor. Bu yazıda Xena, Supernatural ve Hannibal’dan bahsedeceğim. Yazının devamında, bu üç diziye dair spoilerlar yer alacak, şimdiden uyarıyorum.

Bu üç dizinin arasında en eski olandan, doğal olarak queerbaiting’in ilk kullanımlarından biri olan Xena’dan başlayalım. Xena, Yunan mitolojisinden etkilenerek yaratılmış, Xena adındaki savaşçı prensesin ve ona yolculuklarında eşlik eden Gabrielle’in maceralarını anlatan, altı sezonluk bir diziydi. Xena ve Gabrielle, dizide kaderleri hem materyal dünyada, hem de ahirette birlikte olacak şekilde yazılmış ruh eşleri olarak anlatılıyor. Hatta altı sezonluk dizinin üç bölümünde öpüştüklerini görebiliyoruz. İçinde fazlasıyla açık eşcinsel aşk temalı bir altmetin bulunan dizi, hiçbir zaman ikisi arasındaki ilişkinin romantik boyutları olduğunu kabul etmiyor. Xena’yı canlandıran Lucy Lawless, dizi bittikten sonra, Xena ile Gabrielle’in evlendiğini söylüyor ancak dizinin içinde, yazarların yazdığı hiçbir şey gerçek anlamda ve sürekli bir romantik ilişkiyi kesinleştirmiyor.

Supernatural ise, Dean ve Sam adında iki kardeşin, Castiel isimli bir meleğin yardımıyla, doğaüstü güçlere karşı savaşmalarını anlatıyor. Supernatural için de benzer stratejiler uygulanıyor. Castiel karakteri diziye geldiğinden beri, Dean ile arasında görülen cinsel gerilim, dizinin bütün izleyicileri tarafından görülebilecek düzeyde. Castiel karakterini canlandıran Misha Collins, fan toplanmalarında “Destiel (Dean & Castiel romantik ilişkisi için hayranların kullandığı bir kısaltma) kesinleşmiştir ve yazarlar da bunun farkında” diyor. Hatta bir röportajda dizinin yazarlarından Jeremy Carver’ın Misha Collins’e, Dean’e karşı “reddedilmiş bir sevgili” gibi davranmasını söylediğini öğreniyoruz. Ancak birden fazla kez, Dead heteroseksüel olduğunu, sadece ve sadece kadınlarla ilgilendiğini vurgulamakla birlikte, biraz homofobik de davranıyor. Ne var ki, Dean ve Castiel arasında sezonlarca devam ettirilen “olacak mı, olmayacak mı” tonunu, eşcinsel aşk altmetni dizinin reytinglerini o kadar arttırıyor ve izleyiciyi o kadar ekran başında tutuyor ki, altmetin artık yaratıcı bir ürün olmaktan çıkıp ticari bir stratejiye dönüşüyor. Bu durum, dizinin queerbaitingi bilerek ve isteyerek kullandığını açıkça gösteriyor.

Bütün bunlar dizilere ticari yarar sağlasa da, LGBT toplumuna ve bireylerine zarar veriyor. İlk olarak, cinsel yönelim denilen şey fazlasıyla basite indirgenip adeta bir dalga konusuna çevriliyor. LGBT bireylerin kendilerini bu karakterlerle özleştirmesini, dolayısıyla her hafta o karakterleri görebilmek için ekran başına oturmalarını sağladıktan sonra bu karakterleri onların elinden almak hem hayal kırıklığına, hem yabancılaşmaya, hem de heteronormatif algının dışında kalmış bu bireylerin çok ciddiye aldığı bir konunun, cinsel yönelimin ciddiyetinin sıfırlanmasına sebep oluyor.

Heteroseksüel insanlar için medyada kendi temsillerini bulmak hiç zor değil, bu yüzdendir ki çoğu zaman bu durumun ciddiyeti tam olarak kavranamayabiliyor. Ancak LGBT bireyler için medyada saygılı ve gerçekçi temsiller bulmak o kadar da kolay değil, doğal olarak bulabildikleri zaman ortada elle tutulur bir şeyler bekliyorlar. Peki, nedir bu temsil dediğim şey ve neden bu kadar önemli? Gruplar hakkında saygılı temsiller neden gerekli ve neden bireylerin elinden alındığı zaman yabancılaşmaya sebep oluyor?

Çünkü medyada gördüğümüz belli bir grubun temsili, hoşumuza gitse de gitmese de, bizim o gruba karşı düşüncelerimizi (belli oranlarda da olsa) ve doğal olarak onlara yaklaşımımızı belirliyor. Gördüğümüz temsil bizim de içinde bulunduğumuz bir grubun temsiliyse, bu temsilin önemi katlarca artıyor. Althusser’e göre, bireyler özdeşleme (kendini başka bir şeyde ya da birinde görme, “identification”) yoluyla, kendilerini farklı özne konumlarına koyarlar.  Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse, yeni anne olmuş bir kadın, daha önce annelik temsilini kendi toplumlarda birden fazla şekilde görmüştür ve kendisi de anne olduğunda, bu temsillerde kendisinden bir şey görür. Bu temsillerin onda oluşturduğu tanınırlık hissinin sonucunda da, kendisini toplumun zaten belirlemiş olduğu annelik özne konumuna koyar. (1) Toplumun önceden tanımladığı annelik konumunun da, ideolojiden gelen belli özellikleri vardır. Örneğin, çoğu toplumda görebileceğimiz ataerkil söylemler, annenin çocuğunu doğduğu anda çok sevmesi ve doğuştan ona bakmaya yatkın olması gerektiğini dikteler. Yeni anne olan kadının çevresindeki insanlar buna inanır ve anneye bu bilgi dâhilinde yaklaşırlar. Yeni anne olan kadın da buna inanır. Ancak çocuğuna bakmaya doğuştan yatkın olmadığını fark ederse, kadın kendini kötü bir anne olduğunu düşünerek suçluluk duygusu, yabancılaşma ve depresyon gibi negatif hislerin içinde bulabilir.

Buraya kadar temsilin ne olduğunun ve hayatımızda ne kadar önemli yer kapladığının açık olduğunu düşünüyorum. Sonuçta LGBT bireyler için durum, yeni anne olan kadından farklı değil. Medyada gördüğümüz temsiller, LGBT bireylere nasıl yaklaştığımız üzerinde çok etkili; LGBTlerin kendilerine bakışıyla çok ilgili. Cinsel yönelimi altmetne yerleştirmek ama ondan sonra hiç öyle bir şey yapmamış gibi davranmak; cinsel yönelim konusunun ciddiyetini indirgiyor. “Tabii ki de eşcinsel değilsin, bu sadece bir geçiş dönemi” gibi söylemlerin altına dayanak oluyor. Daha da önemlisi, biz bunu böyle gösterdik ama şaka, aslında böyle bir şey yok tavırları, homoseksüel yönelimle resmen alay ediyor.

Queerbaiting yabancılaşmaya sebep olur çünkü bireyin kendinden tanıdığı özellikleri ve davranışları gördüğü karakterlerin, aslında ona benzer olmadığını vurgular. Bireyin önce bir karakterle özdeşlemesini sağlar, sonra da bu özdeleşmeyi gerçek bir karakter gelişimi katmadan izleyicinin elinden alır. Yani bireye, o karakterde tanıdığı şeyi aslında tanıyamadığını söyler. Bu da bireyde, özdeşleme yoluyla o karakterde tanıdığı şeyi, yani kendisini tanıyamadığı hissini yaratır. Bu da bireyde doğal olarak sinir, mutsuzluk ve kaygı yaratır.

Peki, yazarlardan kendi yaratmak istedikleri şeyi yaratmalarını değil de hayranların gönlünü hoş tutmalarını mı bekliyoruz? Her senaryonun içinde muhakkak LGBT karakter serpiştirmelerini mi bekliyoruz? Tabii ki kimsenin beklentisi bu yönde değil. Yaratıcı sürecin ve ürünün herhangi bir dış etken -ister ticari kaygı ister hayran memnuniyeti olsun- tarafından kısıtlanması ve değişmeye zorlanması çok çirkin olurdu. Ancak, yazarlardan yarattıkları karakterleri özellikle de LGBT karakterleri gerçekçi ve saygıdeğer karakterler olarak sunmalarını beklemek oldukça makul.

Üç sezonunu dolduran Hannibal da burada devreye giriyor. Yüzeyde, dedektif Will Graham’ın, seri katil Hannibal Lecter’ı yakalamaya çalışmasını anlatan dizi, ilk sezondan itibaren güçlü bir eşcinsel altmetin içeriyordu, ancak karakterlerin doğası ve kişilikleri yüzünden, kimse tam anlamıyla emin olamıyordu. Eşcinsel altmetnin, çoğu insanın içindeki yok etme dürtüsü olarak da okunabiliyordu. Hannibal, Will’in içindeki yok etme dürtüsünü bulmasını sağlamaya çalışıyor, kendini keşfetmesine bazen onu manipüle ederek yardım ettiğine inanıyordu ta ki üçüncü sezona kadar. Üçüncü sezondan itibaren, birbirlerine karşı hissettikleri şeyin aşk olduğu karakterler tarafından kelimelerle itiraf edildi. Hannibal’ın Will’in içindeki “katil”i bulması, aslında Will’in kendi cinselliğini Hannibal’ın yardımıyla keşfetmesi şeklinde okunabiliyordu. Son sezonun final sahnesinde, Will ve Hannibal, kanlar içinde birbirlerine sarıldığında ve dudakları neredeyse temas ettiğinde Hannibal’ın “Senin için istediğim tek şey buydu, Will” demesi ve Will’in buna “Çok güzel” karşılığını vermesi, bu alegoriyi fazlasıyla güçlendirdi. Eşcinsel ilişkinin kesinliği, “Evet, biz artık bir çiftiz” gibi kör göze parmak şeklinde verilmedi. Eşcinsel aşk altmetni, yine çoğunlukla altmetinde kaldı. Ancak bu, Bryan Fuller ve Thomas Harris’in yaratıcı ürününün bir parçasıydı, heteronormatif seyirciyi korkutmadan LGBT bireyleri sömürme amacıyla ortaya çıkmış bir strateji değildi.

Queerbaiting, LGBT bireylere zarar veriyor. Daha kötüsü, bu bireylerin temsil edilme isteklerini, kendilerini medyadaki karakterlerde görme umutlarını sömürüyor. Medyada günümüzde bile yeteri kadar LGBT temsili yok ve anaakım medya bu durumu istismar ediyor. Bu bireylere kendilerini özdeştirebilecekleri karakterler sunup, akabinde bunu ellerinden alıyorlar. Yukarıda yaratıcı sürecin birilerini memnun etmek adına kısıtlanmasının ne kadar çirkin ve lekeleyici bir şey olduğundan bahsetmiştim, ancak bundan daha da kötüsü, yaratıcı sürecin ticari kaygılar tarafından kısıtlanması ve insanları sömürerek kar elde etmeye çalışmasıdır. Çünkü sömürünün yaratıcılıkla hiçbir ilgisi yoktur. Tam tersine, ortaya çıkan ürünü değersizleştirir ve kültür endüstrisinin sıradan başka bir kitle manipülasyon aracına dönüştürür.

Kısaca, bu gibi tekniklerin hem yaratılan ürünü takip eden insanlara, hem de ürünün kendisine bir hakaret olduğunu fark etmemiz gerektiğine inanıyorum. Queerbaiting de fark ettiğimiz zaman karşısında yer almamız gereken zararlı stratejilerden biri.

 

KAYNAKÇA

1 – Giles, Judy and Tim Middleton. Studying Culture: A Practical Introduction. Blackwell Publishing, 2008. print.

 

 

 

Benzer İçerik:

Yorumlar

yorum

Ece Alparslan hakkında 10 makale
Hacettepe Üniversitesi'nde İletişim Bilimleri alanında yüksek lisans yapıyor. Popüler kültür, günlük hayat ve televizyon çok ilgisini çekiyor.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*